ZAFER BİZİMDİR!

 ZAFER BİZİMDİR!

Birinci Dünya Savaşı sona ermişti. Savaşın galipleri, Hasta Adam’ın topraklarını lezzetli bir pastaymışçasına parçalara ayırıp en büyük dilimi kapmak üzere kendi aralarında çekişirken Anadolu’da bir şeyler olmaktaydı. Heyecan verici bir şeyler …

Yıl 1918. Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı dağılmış, Yunan ordusu ise Osmanlı topraklarında özgürce dolaşmakta, yakıp yıkmakta. İstanbul işgal altında, İzmir işgal altında. Mondros’un getirisiyle ordu silah bırakmış, tersaneler işgalci kuvvetlerin tekelinde. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in mezarına Yunan bayrağı dikilirken İstanbul hükümetinin elinden hiçbir şey gelmemekte zira varlıklarının mahiyeti her şeyin üstünde. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. İtilaf devletleri, Türkleri İstanbul ve Anadolu’dan atmak istemekte ancak kanlı yapılmış planların karşısında unutulmuş bir gerçeklik bulunmakta: Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal Paşa önderliğinde elde kalan tüm kuvvetler toplanır, kurulan ordu Birinci ve İkinci İnönü Muharebelerinde İsmet Paşa’nın komutasında üstün askerlik maharetiyle muzaffer olur. Yunanlılar bu yenilginin ardından ordularını güçlendirmek için İngilizlerden silah desteği alarak kuvvetlerini arttırırlar. Fakru zaruret içinde kalmış Türk milleti aldığı zaferlerle orduya ve kendine güvenmeye başlarken 45 bin kişilik Türk ordusuna karşı 100 bin kişilik Yunan ordusu, 10 Temmuz 1921 tarihinde tekrar taarruza geçer. İsmet Paşa önderliğinde yönetilen ordu yenilgiye uğrarken savaşın sonucu Mustafa Kemal Paşa’ya iletilir. Haber üzerine hızla cepheye giderken İsmet Paşa’yı karargah çadırında morali bozuk, umudunu yitirmiş biçimde otururken bulur. İttihaki ve Terakki senelerinden beri tanıdığı silah ve cephane arkadaşını görünce İsmet Paşa: “Her şey bitti “ der . Mustafa Kemal Paşa gülümser arkadaşının hezimetin yorgunluğunu taşıyan çehresinin tam aksine: “İsmet asıl déjà (şimdiden) kazandın”. Arkadaşının anlamadığını belli eden şaşkın bakışları eşliğinde yanındakilere dönerek “Hemen haritaları açın” talimatı verir. Haritanın üstünde gezinen keskin bakışları şimdiden zafer pırıltısını taşırken İsmet Paşa’ya döner: “İsmet, orduyu Sakarya gerisinden Polatlı’ya kadar çekin”. İsmet Paşa arkadaşının çılgın bir bilgiçlikle parlayan gözlerine diker şaşkınlıkla dolan gözlerini: “Kemal, orduyu 100 kilometrenin üstünde geriye çekin diyorsun. Aradaki halkı ne yapacağız? Bu delilik!” Kemal Paşa istemsizce sertleşen sesiyle konuşur: “Peki İsmet n’apalım ? .. Bak İsmet, kafanı kullan! Ben 100 kilometre kendi vatanımın içine çekiliyorum, Yunanlılarsa 100 kilometre bizim peşimizden gelecek. Nereye gelecek peki? Halkımızın içinden geçerek gelecek. Moralleri bozulacak, ikmal yolları uzayacak. Bizim memlekette düzgün yol mu var? Yunanlılar neyle nakledecekler silahlarını?” Sesi sertliğinden sıyrılıp kararlı ve kendinden emin bir tona bürünürken arkadaşının itiraz etmek isteyip emrine karşı çıkamayacağından karışık ifadesini telkin etmek maksadıyla konuşur: “Bırak gelsinler İsmet, ben onları vatanın harib – i İsmet’inde (mukaddes ocağında) boğacağım.”

Türklerin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi üzerine Yunanlılar daha çok cesaretlenip Eskişehir’i işgal ederken bu gelişmeler Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki muhalif sesleri yükseltir. Meclisin 23 Temmuz 1921 tarihli gizli oturumunda milletvekilleri söz alarak hükümeti eleştirir, hatta ve hatta Hükümet Başkanı ve Müdafaa – i Milliye Vekilliği görevini yürüten Fevzi Paşa’nın hükümeti Kayseri’ye taşınması isteği meclis içindeki gerginliği daha da arttırır. Bu isteği, “Biz buraya kaçmaya mı geldik yoksa dövüşmeye mi? Biz kaçarsak milleti durdurmamız mümkün olmaz. Ankara’yı savaşsız bırakamayız, son tepeye kadar savaşmalıyız!” sesleri ve meclisin Ankara’da kalması arzusunun çokluğu sonlandırır.

 4 ve 5 Ağustos 1921 tarihinde devam eden oturumlarda da ortamın gerginliği devam eder. Muhalif milletvekillerin “Ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor? Bu harekâtın elbet bir sorumlusu vardır, o nerededir ? Bugünkü durumun gerçek yaratıcısını ordunun başında görmek isteriz!” sesleri yükselirken açıkça Mustafa Kemal adını dahi belirtenler bulunur zira sadece taraftarları değil muhalifleri de Mustafa Kemal Paşa’nın ordunun başına geçmesini istemektedir. Gelişmeleri sessizce izleyip tartışmaların dışında kalan Mustafa Kemal Paşa, bu tavrının onu gelecekten ümitsiz konumuna düşüreceğinden endişelenerek 4 Ağustos 1921 tarihinde Başkomutan olmak istediğine dair Meclis Başkanlığına önerge sunar:

“Meclisin sayın üyelerinin genel isteklerinin üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddi ve manevi gücünü en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkileri fiilen kullanmak şartıyla üstüme alıyorum. Hayatım boyunca milli egemenliğin en sadık bir hizmetkarı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için, bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını istiyorum.”

Mustafa Kemal, 12 Ağustos 1921 tarihinde cephe karargahına giderek ordunun başına geçer. Mavi gözlü kurt artık Başkomutandır. Cephede teftişte bulunurken attan bir taşın üstüne düşmesiyle üç kaburga kemiği kırılır. Nefes almakta dahi zorlanırken doktorların “İstirahat etmek zorundasınız!” sözlerine kaşlarını çatar . “İstirahata vakit yok doktor!” der ve cephede nefes alırken çektiği acıya inat dişlerini sıkarak keskin gözlerini uzaklara diker. Yunan askerlerini bekliyordur, geleceklerdir. Biliyordur. Yunan kuvvetleri dokuz gün boyunca Türk güçleriyle karşılaşmadan belirsizlik ve tedirginlikle 70 kilometre ilerleme sağlayarak Polatlı kapılarına kadar gelmiştir. Polatlı düşerse Ankara düşecek, Türkiye Büyük Millet Meclisi işgal edilecektir. Tüm cephelerde şiddetli çatışmalar yaşanır. Çatışma sonucu Türbe Tepe ve Mangal Dağı, Yunan birliklerin eline geçer, en sonundaysa Çaltepe. Savaş hukukuna göre alışılagelmiş bir anlayış vardır: Şayet muharebe hatti bir ordu veyahut kolordu düzeyinde yarılmışsa savaş bitmiş, yenilgi gerçekleşmiştir. Yenilgi rehavetine kapılıp silah bırakmak isteyen askerler ve umudu tükenen komutanlar üzerine Mustafa Kemal Paşa, bu anlayışı yıkacak emrini büyük bir kararlılıkla verir: “Hattı müdafaa yoktur , sathı müdafaa vardır . O satıh bütün vatandır ! Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz!”

Savaş 22 gün, 22 gece sürer. Dünya yazılı tarihinin en uzun meydan muharebesidir Sakarya. Bir binbaşı Kemal Paşa’ya istihbarat raporlarını getirir. Rapora göre Yunan komutan Papulas’ın yeni birlikler getirdiği yazmaktadır. Binbaşı raporu okumayı sonlandırır ve bakışlarını komutanına çevirir . “Komutanım, savaşı kaybediyoruz” der . Mavi gözlü komutan kaşlarını hafifçe çatarak çenesiyle elinde tuttuğu raporları işaret ederek tekrar okumasını emreder, binbaşı raporu tekrardan okur. Cevabı aynıdır: “Savaşı kaybediyoruz, komutanım”. Kemal Paşa dudaklarının kenarındaki belli belirsiz kıvrımlarla başıyla Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın kaldığı odayı işaret eder: “İsmet Paşa orada uyuyor. Git, onu uyandır da zaferini tebrik et !”. Ardından Fevzi Paşa’yı yanına çağırır. Raporları okuduktan sonra binbaşıyla aynı üzgünlükte savaşı kaybettiklerini söyler. Kemal Paşa’nın mavi gözlerinde anlık şimşekler çakar. “Fevzi Paşa, Papulas yeni birlik getirmiyor. Birlik kaydırıyor !” Türk askeri Orta Asya steplerinden beri uyguladığı ricat taktiğiyle geri çekilmiş, düşman askerini vatanın bağrında durdurmayı başarmıştır! Düşman Polatlı’yı geçememiştir. Yunan ordusunun kıyıyla arasında 400 kilometreden fazla fark vardır ve Mustafa Kemal amacına ulaşmıştır. Düşman elbet vatanın mukaddes ocağında boğulacaktır.

 Postunun üstüne düşen kar tanelerinin eşliğinde hırıltılı nefeslerini verdi. Keskin gözleri uzaktaki koyun sürüsünü bir müddet izledi. Besili çoban köpeği kurt sürüsünün tek tek dizilse anca ulaşacağı mesafede etrafı gözetmekteydi.Gülercesine hırladı, iri bedeni gerildi. İri ve dolgun koyunların çıkardığı sesler bir anda üstlerine atılan kurtla yükseldi. Kurt keskin dişlerini koyunun dolgun etine saplarken gözünü üzerine koşan çoban köpeğine dikti. Esas avı kendine doğru yaklaşmaktaydı. Dişlerinden akan kızıl sıvıyla dört bir yana koşan koyunları süzdü Avdan sonra sık sık burayı ziyareti sürüsüne uygun buldu zira avdan sonra bir müddet onları koruyacak bir unsur kalmayacaktı. Düşünceleri üstüne atlayan çoban köpeği ile kesildi ve dişleri arasındaki eti serbest bıraktı. Boynunu ısırmaya çalışan köpeği engelleyip dişlerini canını yakacak kadar derine sapladı. Acıyla daha da öfkelenen köpekten bulduğu boşlukla geri çekilip geldiği yöne koşmaya başlar, tüyleri arasından kızıl sıvı sızan öfkeli köpek ise peşinden. Dağların arka eteklerine inip boş araziye koşar, en azından çoban köpeğinin öyle sandığı üzere. Yorulmuşcasına yüksek sesli hırıltılar bırakıp yavaşlar, kurdun yorulduğunu sanan köpek ise büyük bir küstahlıkla üstüne atılmak üzere hızlanır. Gözlerini kurttan ayırdığı saliselik anda etrafını hilal şeklinde saran kurt sürüsünü fark etmesiyle yavaşlamaya çalışır ancak çok geçtir. Av çoktan kurt kapanına alınmıştır.

Sırtını İngiltere’ye dayamış olan Yunan birlikleri; Sakarya’da yenilgiye uğramış, kışı geçirmek üzere Afyon ve doğusuna çekilmek durumunda kalmıştı. Çekildiği konuma İngiliz destekli muazzam bir barikat kurmuştu. Türk milleti 11 yıldan beri savaşın içinde, bağrı ise yangının içindeydi. Millet fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Kütahya-Eskişehir yenilgisinin ardından halktan büyük bir özveriyle toparlanmasını istemek üzere Tekalifi Milliye emirleriyle toparlanmış olan Türk kuvvetleri, kalan son güçleriyle Yunan kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına atmaya başarmıştı ancak daha fazla karşı koymak için ne gücü ne de silahı kalmıştı. Sakarya muharebesinde yüzlercesi eğitimli ve kabiliyetli subay olmak üzere binlerce askerini kaybetmiş , neredeyse tüm cephanesini tüketmişti. Zira karşısına yalnız Yunan’ı, İngiliz’i değil; varlıklarını devam ettirmek uğruna vatanı ve Türk evlatlarının canını, kanını, namusunu gümüş tepsiyle işgal güçlerine sunan İstanbul hükümetini almıştı. Altı yüz sene Anadolu topraklarında hüküm süren Osmanlı’nın en az üç dört dil bilen, ilme ve fenne ilgili, strateji ve savaş dahisi padişahlarının torunları varlıklarının devamı için İngiliz mandasını çare bulmuşlardı. Ancak Anadolu’yu Sevr kentinde hazırlanmış bir kağıt parçasının ağır hükümleriyle prangalama planları hesaba katmadıkları bir grup başıbozuk yüzünden bozulmuştu.

Yunan devletinin isteklerini gerçekleştirmek güç geçtikçe zorlaşmaktaydı zira İngiltere ve Avrupa devletlerinin yardımları savaşması için Anadolu’ya sürülmüş bu savaş makinesini sonuna kadar ayakta tutamazdı. Yüzyıllarca İstanbul’un unuttuğu, yok saydığı Anadolu halkı sonunda derin uykusundan uyanmıştı.

1922 Şubat ayında Ankara Hükümeti barış için görüşmeler yapılmasını gündeme getirdi. İtilaf Devletleri de 22 Mart’ta mütareke şartlarını bildirdiler. Buna göre iki taraf muharebe hatları arasında 10 km. tampon bölge bırakılacak, İtilâf Devletleri’nin temsilcilerinin nezareti altında üç ay durum muhafaza edilecek, bu müddet barış yapılıncaya kadar uzatıla bilecekti.  26 Mart’ta yapılan barış teklifinin özeti ise şöyleydi; “Yunanlılar Anadolu’yu boşaltacak, Edirne, Kırklareli sancakları Yunanlılarda kalacak, ücretli Türk ordusunun Sevr Antlaşmasındaki 50.000 kişilik miktan 85.000 kişiye çıkarılacak.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, mütarekeye esas olmak üzere dört ay içinde Yunan ordusunun Anadolu’dan çekilmesini istedi. 15 Nisan’da bu istek itiläf Devletleri tarafından reddedildi. 15 Nisan’a kadar devam eden siyasî temaslardan da bir netice elde edilemedi. Barış taarruzunun Türk iç durumunu sarsmak gibi bir maksadı da vardı. 10 yıl süren harplerden dolayı millet çok yorgundu. Birinci Dünya Harbi’nde ve Milli Mücadele’de memleketin büyük kısmı istilaya uğradı yandı. İç isyanlar da felaket getirdi. Sakarya’yı kazanmak için millet, malının % 40’ını verdi. Kesin zaferi kazanmak için de millet yeni vergiler karşısında kaldı. Bu durumda barış teklifinin iç bünyede sarsıntılar yaratması beklenebilirdi. Fakat Türk milleti,varını yoğunu feda ederek zafere ulaşmak azmindeydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi ilkbahar taarruzunu bekliyordu.

( İsmet Görgülü,1992,Ankara Genelkurmay Basımevi )

Kemal Paşa Ocak 1922’den itibaren Yunan cephesini karış karış ezberler. Zaman geçer, şanlı Türk ordusu memleketin tüm imkanlarının sınırlarını zorlayarak toparlanır. Kağnısından çorabına, at nalından öküzüne kadar varını yokluğu için seferber etmiştir Türk milleti. Bu seferberlik karşısında hazırlıklar tamam, sıra ise harekete geçmektedir. Uyuyan millet harekete geçecekken kendi içindeki gizli hareketlerden habersizdir. Adı en çok duyulanlardan Kara Jumbo da dahil olmak üzere birçok ajan örgütü içlerine sızmakta hatta çok önemli toplantılarda dahi bulunmaktaydılar. Hal böyle ki ele geçirilen İngiliz ve Yunan istihbarat raporlarından anlaşıldığı üzere,  Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu toplantılara dahi katılım sağlanılmıştır. Bundan böyle planlar büyük bir gizlilikte yürütülecek, kimseye kolay beri güvenilmeyecektir.

Akşehir’de ordu arasında bir futbol maçı planlanır, cephe karargahı ile kolorduların karmasının karşılaşması kararlaştırılır. Maç basına bildirilir. Futbol ordu içinde yaygın bir spor olup tatil günleri alaylar, tümenler birbirleriyle kıran kırana maç yapmaktadır. Arzı büyük bir toplantı için bundan iyi kılıf olamazdır. 28 Temmuz 1922 tarihinde ordu ve kolordu komutanları, yakın birlikler maçı izlemek üzere çağrılır. Tribünün ilk sırası paşalara ayrılır. Paşaların birçoğu ilk defa futbol maç izleyecektir.

Maç 2-2 bitti. Büyük komutanlar akşam yemeğinden sonra Cephe karargahında, Başkomutan’a ayrılmış olan büyük odada bir araya geleceklerdi. Kolordu komutanları taarruz planını henüz bilmiyorlardı. İlk kez öğreneceklerdi.

Toplantı sabaha kadar sürecekti.

Akşehir toplantısı saat 21.00’de başladı.

Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki toplantıda Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Cephe Kurmay Başkanı Asım Bey, 1. ve 2. Ordu Komutanları ile 1. ve 4. Kolordu Komutanları ve Süvari Kolordusu Komutanı vardı. Çok uzun yıllar sonra Türk ordusu ilk kez taarruz edecekti. Taarruz eden ordunun savunmadaki ordudan daha güçlü olması askerliğin demir kuralıyken düşman sayıca ve ateş gücü bakımından Türk ordusundan daha üstündü. İyi eğitim gördüğü biliniyordu. Afyon tahkimatının gücü hakkında ürkütücü söylentiler vardı. Haklı olarak gergin ve heyecanlıydılar.

Plan sade, çok etkili ve riskliydi.

Yakup Şevki Paşa ümitsizce gözlerini kapadı. Süvari Kolordusu’nun harekete geçebilmesinin cephenin yanılmasına bağlı olması Fahrettin Paşa’yı düşündürdü. Nurettin Paşa planı öğrenmiş ve içine sindirmişti.

Yakup Şevki Paşa, “Ben düşüncelerimi İsmet Paşa’ya daha önce hem yazmış hem de söylemiştim …” dedi, “şimdi, izin verirseniz, kısaca tekrarlamak istiyorum.”

“Buyrun.”

“Yüz bine yakın insanı, Afyon’un kuzeyinden güneyine kaydıracaksınız ve düşman bunu sezmeyecek. Buna imkan yok! Baskın niteliği kaybolduğu zaman da, bu planın anlamı ve değeri kalmaz. Ben bir taburun yerini oynatıyorum, düşman uçağı ertesi sabah bu değişikliği saptıyor.”

İsmet Paşa, “Düşmanın anlamaması için her önlemi alacağız, merak etmeyin.” dedi .

Yakup Şevki Paşa içerledi:

“Görürüz …”

Surat içinde devam etti:

” … Nakliye kollarımız da yetersiz, yürüyen orduya cephane yetiştirebilmeleri mümkün değil …” Mustafa Kemal Paşa gülerek, “Biz de cephane ikmalini düşmandan yaparız Paşam.” dedi . Yakup Şevki Paşa’nın yumuşamaya hiç niyeti yoktu: …Afyon tahkimatını da incelettim. Biz burayı öyle bir günde, iki günde yaramayız. Hayal görmeyelim. Ayağı çarıklı askerle, o sarp, vahşi arazide, düşman mevzilerinin ve direnek merkezlerinin karşısında çakılıp kalırız. O zaman ne olacak? Düşmanın ihtiyat kolordusu yetişip savaşa katılacak. Böyle olunca cepheyi yarmaya gücümüz yetmez. Ayrıca düşman savaş sanatı gereği, Afyon’un kuzeyinden Akşehir yönüne doğru taarruza geçerse bizi iyice güneye atar. Konya yönü açık kalır. Ordu, dava, belki de memleket elden çıkar.” Mustafa Kemal Paşa, yüzünün çizgileri kıpırdamadan. “Peki, ne yapmamızı tavsiye edersiniz?” diye sordu .

“Uygun bir yerde cepheden taarruz ederiz. Düşmanla eşit şekilde savaşırız. Geri çekilirse takip ederiz  Çekilmeye zorlayamadığımız yerde durur, tekrar hazırlanır yeniden taarruz ederiz. Böylece tek dayanağımız olan orduyu tehlikeye atmamış oluruz.”

“Bu tarz bir savaşla kesin sonuç alınabilir mi?”

“Alınamaz ama yenilsek bile ordu elde kalır.”

Yakup Şevki Paşa, Harbiye’de bir süre strateji öğretmenliği yapmıştı. Bu yüzden “hoca” diye anılır, düşüncelerine saygı gösterilirdi. Ama konuştukça cesaretini kaybetmiş olduğu, düşüncelerinin eskidiği anlaşılıyordu.

İsmet Paşa söz aldı:

“Uğraşa uğraşa, ancak bir yılda, düşmanla az çok denk bir hale gelebildik. Bunu memleketin imkanlarını sonuna kadar zorlayarak elde edebildik. Bir daha bu gücü yaratamayız. Bu yüzden bu sefer kesin sonuç almak, savaşı bitirmek zorundayız. Bunun için de, tehlikesine rağmen, bu planın uygulanmasından başka çare göremiyorum.”

Başkomutan “Ben de” dedi.

Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da kesin konuştu:

“Ben de başka çare göremiyorum.”

Yakup Şevki Paşa geri çekilmedi, bir kez daha itiraz etti:

“Yapmayın. Türk milletinin bütün vari bundan ibaret. Askeri, topu, tüfeği, cephanesi işte bu kadar. Şimdi siz onu bir noktaya yığarak tehlikeye atıyorsunuz. Buna razı gelemem.”

Mustafa Kemal’in sesi kesinleşti:

“Varımız bundan ibaretse kesin sonucu bununla almak zorundayız.”

“Buna karar verenler tarihe karşı, büyük vebal altında kalırlar. Adama vatan haini derler. Hepimizi meclisin önünde asarlar.”

“Korkmayın Paşam. Tarihe ve millete karşı bütün sorumluluk bana aittir.” Hava çok gerilmişti. İsmet Paşa ayağa kalktı, Mustafa Kemal Paşa’ya döndü: “Paşam, Arkadaşımız, izniniz üzerine düşüncelerini serbestçe arz etti. Yoksa, Başkomutanımız olarak vereceğiniz her emri, tıpkı kendi düşünce ve inancımız gibi gibi canla başla yerine getireceğimizden emin olabilirsiniz.”

Gözler Yakup Şevki Paşa’ya döndü. Paşa, önüne bakarak ağır ağır, “Dünya savaşındaki talihsizlikler benim neslimi galiba biraz fazla ihtiyatlı yaptı …” diye mırıldandı, ” … kaygılarımı korumakla birlikte Başkomutan’ın vereceği emirlere tereddütsüz uyacağım tabiidir.” Gerginlik azalmıştı. İsmet Paşa yerine oturdu. Mustafa Kemal Paşa, “Teşekkür ederim …” dedi, ” …öyleyse şimdi planın ayrıntılarına geçiyoruz.” Toplantı sabaha kadar sürecekti…

(Turgut Özakman,Şu Çılgın Türkler)

Karar alınmıştır.Tüm hazırlıklar 15 Ağustos’a kadar tamamlanacaktır ancak taarruzun asıl tarihini yalnız Kemal Paşa bilmektedir. O güne kadar bilemeyeceklerdir ki 1071 senesinde Malazgirt Muharebesiyle Türklere Anadolu kapılarını açan 26 Ağustos, 1922 senesinde Türk yurdunu tutan olacaktır. Lakin bakanlar kurulu da meclis de taarruz emrinden bihaber, Mustafa Kemal Paşa sert bir şekilde eleştirilmektedir. Bu eleştirileri işiten Yunan ordusu keyfine keyif katar Yunan Başkomutan Hacı Anesti arkasında yabancı gazeteciler ve fotoğrafçılarla cepheyi gezerken küstah konuşmalar yapar. Arkasındaki muhabirlerden meraklı ve alaylı bir soru yönelir: “Cepheyi gezdiniz. Mustafa Kemal’i gördünüz mü?” Hacı Anesti’nin çehresinde küçümseme ibareleri gözükürken sorusunu yanıtlamak üzere yüzünü muhabire çevirir: “Mustafa Kemal mi? Karşımda Mustafa Kemal gibi birini göremiyorum” der . Mustafa Kemal Paşa, tüm bu lakırdılara cevabını Sad (ص‎ ) işaretli belgelerin neticesinde verecektir.

(Sad harfinin sol tarafında açık kalan ve yukarı doğru kıvrılan kesimi 5.Süvari Kolordusu’nun Ahır Dağları geçiş harekâtını temsil etmiştir. Sad’ın ortasında bulunan ve yukarı doğru kıvrılan çentik Yunan cephesini yarmakla görevli 1. Ordu birliklerini ve Sad harfinin sağ tarafını oluşturan ve sola doğru kapanan kısmı da Büyük Taarruzda 2. Ordunun harekâtını temsil etmiştir.)

15 Temmuz 1922 tarihinde İsmet Paşa komutasında büyük yürüyüş başlamıştı. Afyon güneyine kaydırılacak birliklerin geçeceği yollar, konaklayacakları yerler belirlenmişti. İstihkam birlikleri ve işçi taburları ağır topların geçeceği yolları düzeltiyor, köprüleri güçlendiriyor, dar geçitleri genişletiyordu. Toprakta iz kalırsa, çalışıldığı anlaşılmasın diye, ağaç dalları ya da samanla örtülüyordu. Yürüyüş sırasına bağlı olarak köyler boşaltılmaktaydı. Yürüyüş emrini alan birlik hava kararınca yola çıkacak, yol boyunca ışık kullanmayacak, gün doğmadan önce konaklayacağı yere varacaktı. Herkes ağaç altlanna, evlere, ahırlara, ambarlara sığinip akşama kadar gözden saklanacak, gündüz kimse görünmeyecek, ateş yakılmayacak, açıkta kalan her şey maskelenecekti. Amaç çok sık uçan Yunan keşif uçaklarına açık vermemekti. Bazı birliklerin, ayrıldıklarının anlaşılmaması için çadırları sökmeden bırakması uygun görüldü. Geride kalacak az sayıda er,  birlik ayrılmamış gibi günlük etkinlikleri sürdürecekti. Düşmanı kandırmak için kimi küçük birlikler gündüz ters yönde yürütülüp gece geri alınacaktı.

Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliğinde yemek vardı. Zengin bir büfe hazırlanmıştı. Azerbaycan elçiliği görevlileri ile Türk ve Rus misafirler, öbek öbek oturmuş sohbet ediyor, yiyip içiyorlardı. Piyanoda bir hanım alçak sesle Azeri şarkıları söylüyordu . M. Kemal Paşa, İbrahim Abilov ve Aralov, bir köşede oturuyorlardı. (M. Kemal Paşa ) “Şimdi bu tartışmayı bırakalım. Size söyleyeceklerim var. Uygun bir yere geçelim.”

İbrahim Abilov’un çalışma odasına geçtiler. “Bir hafta sonra, taarruza geçmek üzere cepheye hareket edeceğim … “Abilov ve Aralov heyecanlandılar. “…Ama bunu dünyadan gizlemek, özellikle İngilizlerin Yunanlıların yardımına gelmesini önlemek istiyorum. Sizden bir ricam var. Ben Ankara’dan ayrıldıktan sonra, Çankaya’da bir çay partisi vereceğim ilan edilecek. Bu parti ertelenecek. Siz de birkaç gün sonra, bir kabul resmi düzenlediğinizi açıklarsınız. Kabul resmi başladığı saatte, görevlendireceğim biri gelip rahatsızlandığım için katılamayacağımı bildirir. Bu bana birkaç gün daha kazandırır. Ne dersiniz?”

“Tamam”

Aralov da “Kabul” dedi.

“Teşekkür ederim.”

Abilov, “Paşam… ” dedi heyecan içinde, “… sen muzaffer olacaksın. Çünkü Allah vatanını savunanla beraberdir.”

Sarıldılar.

Dışarda piyanoya bir Türk geçmiş olmalıydı. Bir İzmir türküsü duyuldu:

“İzmir’in kavakları

Dökülür yaprakları …” (Turgut Özakman,Şu Çılgın Türkler)

17 Ağustos 1922 tarihinde Mustafa Kemal Paşa, gizlice Konya’ya gider. Herkes onu Ankara’da zannederken Mavi Gözlü Komutan, 5. Kolordu Komutanı Fahrettin Altay ile görüşür, Sad taarruzunun detaylarını konuşup geri döner. Gizli Büyük Taarruz’a günler kala Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 20 Ağustos 1922 tarihli nüshasında sonraki gün Çankaya’da tertiplenecek bir çay partisinin bahsi geçer. 21 Ağustos’ta saatler 16.00’yı gösterirken çay partisi başlar ancak partinin ev sahibi Mustafa Kemal Paşa ortalıkta yoktur. Tüm yabancı diplomatlar onu beklerken o ikinci kez Ankara’dan ayrılmış, Büyük Taarruz’u başlatmak üzere harekete geçmiştir. Batı cephesi karargahı Akşehir’de ordu komutanlarıyla son bir toplantı yapmış, harita üzerinde Büyük Taarruz’u kısa bir savaş oyunu şeklinde açıklamıştır. Ordu komutanları nefeslerini tutmuş, haritaya bakakalmıştır. Türk ordusunun sayıca üstün olduğu tek unsur olan süvari birlikleri Afyon güneybatısından çevrilerek Eskişehir’den indirilecek ve düşman çember içine alınıp kuşatılacaktır. Bu Türklerin Orta Asya’dan beri kurtlardan görüp uyguladıkları kurt kapanı taktiğidir. Türkler, Anadolu’yu yurt edinmek için kullandığı kurt kapanını bu sefer yurdunu korumak ve kurtarmak için kullanacaktır. Görüşmenin hemen ardından Akşehir’den aceleyle ayrılan Kemal Paşa, çay partisi dağılmak üzereyken içeri girer. Yetişmiştir. Yabancı diplomatların yoğun ilgisinden ancak çay partisinin sonlanmasıyla sıyrılabilmiştir. Tekrardan Akşehir’e döner, komutanlar hemen işe koyulur. 14 Ağustos’ta başlayan yığınaklanma sonunda 24 Ağustos’ta bitmiştir.

Türk ordusu Büyük Taarruz için yığınaklanma hazırlıkları içindeyken, Yunan ordusu da cephe birlikleri dışından bir tümenden fazla kuvvetini Anadolu’dan Trakya’ya geçirdi. İstanbul’u da işgal etmek hevesinde idiler. Ancak İstanbul’a karşı yaptıkları taarruz başarısız oldu.Yığmaklanmanın gizlilik içinde yapılmasına alınan şu tedbirler etkili oldu:

– Birlik intikalleri tamamen gece yapıldı. Gündüz Yunan uçaklarının keşfine mani olacak şekilde, örtülü yerlerde dinlenildi. Hiçbir yerde yürüyüş izi bırakılmadı.

– Düşmanı aldatmak amacıyla , 2’nci Ordu’nun bazı birlikleri gündüz , güneyden kuzeye intikal ettirildi . Temas hattında savunma faaliyetlerine devam edildi .

– 1’inci ordu bölgesinde topçunun yayılması ve mevzilenmesi için ihtiyaç duyulan yollar ve faaliyetler , 2’nci ordu bölgesinde de aynen yapıldı .

– Ankara Hükümeti’nin taarruz konusunda kararsızlık içinde bulunduğuna dair söylentiler çıkarıldı. Basında da bu konu işlendi. Böylece Türk ordusunun daha bir süre, herhangi bir harekette bulunamayacağı kanaati uyandırıldı.

– Anadolu’da isyan, ihtilâl, karışıklık varmış haberleri yayıldı.

– Anadolu’nun dış dünya ile muhabere ve ulaştırma irtibatı kesildi.

– Taarruza katılacak kuvvetler ancak 25/26 Ağustos gecesi cepheye, taarruz mevzilerine yanaştırıldı.  (İsmet Görgülü,1992,Ankara Genelkurmay Basımevi)

Afyon güneyinden itibaren Kaleciksivrisi, Erkmen, Belen, Tınaz tepeler ile Kırcaasian, Çiğiltepe dümen tarafından tahkim edilerek tutulmuştu. Düşman tahkimatı bazı yerlerde iki hatlı olmakla beraber mevzilerin derinliği az, asıl muharebe hattının  (AMH) ilerisinde de muharebe ileri karakolları (MİK), ileri mevziler bulunmadığından, keşif kolları Yunan AMH yakınlarına kadar sokulabiliyorlardı. Mevzilerin önlerinde, tel örgü engelleri vardı. Düşman Çiğiltepe batısındaki sarp ve yüksek dağlan tutmayarak, burada 15 km.lik bir açıklık bıraktıktan sonra bölgenin en yüksek noktası olan Toklusivrisi’nde bir direnek noktası meydana getirmişti. Açık bırakılan bölgedeki dar geçidin gündüz bir süvari bölüğü ile tutulduğu, geceleri bu bölüğün geriye alındığı haber alınınca, Süvari Kolordusu için bir geçiş yeri bulunmuş oldu. Anılan geçiş yeri bulunmadan önce, Süvari Kolordusu’nun yarmayı müteakip başarıdan faydalanma kuvveti olarak daldırılması planlanmıştı. Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, bir Türk köylüsünden geçiş yerinin durumunu öğrenince, yarmanın gerçekleşmesini bekleme yerine, süvarinin 25/26 Ağustos gecesi Ahir dağını aşmasını, taarruzla beraber Yunan kuvvetlerinin derinlikteki unsurlar ile muharebeye tutuşup yarma bölgesini takviye etmelerine mani olmayı teklif etti. Teklif kabul edildi. Böylece İkinci Dünya Harbi’nde “Yıldırım Harbi” günümüzde de “FOFA” konsepti adı verilen bir uygulamanın ilk örneklerinden birisi verilmiş oldu .

(İsmet Görgülü,1992,Ankara Genelkurmay Basımevi)

Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Ordusu, 24 Ağustos 1922 gecesi Şuhut’u aşıp Ahır Dağı’na sızar. Askerler ve komutanlar büyük bir heyecanla geceyi geçirir, öyle ki birçoğu uyku dahi uyuyamaz zira gün hava karardıktan sonra ordu harekete geçecektir. Yol gösterecek iki süvari ellerinde meşalelerle ilerlerken herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa arkasından ilerlemektedir. Sessiz yürüyüş başlamıştır. Karanlığı bölen meşale ateşinin önderliğinde Kocatepe’ye çıkarlar.

Kocatepe’nin kolları doğuda Şuhut, batıda Küçüksincanlı ovasına doğru uzanarak, düşmanın görüş sahasını kapar. Düşmanın vaktiyle tutamadığı bu yüksek tepeden düşman mevzilerinin içi ve gerileri görülmekte, onun kolları da araziyi örtmektedir. Sanki Tanrı, Kocatepe ve kollarını büyük bir kuvveti gizlemek ve düşmanı gözetlemek için yaratmıştı. (İsmet Görgülü,1992,Ankara Genelkurmay Basimevi)

Yürüyüş hedefe varılmasıyla sonlanır. Askerler kısa bir dinlenmenin ardından asker taarruz emrini tetikte beklemeye başlar. Türk ordusu gizli bir baskınla Yunan ordusunun 1. Kolordusunu çevreleyip saldıracaktır. Sonunda vakit gelmiştir. Türkler taarruza geçecektir! Ancak bir perdeyle görüşü örtmek istercesine her yer sisle kaplanmıştır. Ordu taarruz etmek için hazır şekilde sisin dağılmasını beklerken hava gittikçe aydınlanır. Milletin kaderi söz konusudur ancak sis hâlâ dağılmamış, düşman cepheleri gözükmemektedir. Mustafa Kemal Paşa, canı sıkkın bir şekilde tepedeki karargahından çıkar. Başparmağı dudakları arasında tepedeki kayalıklara doğru yürür, yürür. Bir saatin ardından sis dağılır, Kemal Paşa ordunun önüne geçer. İsmet Paşa’nın komutasındaki Türk topları önce sessizliği yarar, ardından ise mevziyi. Sıra süvarilerindir.

Ordunun büyük bir kısmı güneye kaydığından Yakup Şevket Paşa komutasındaki 2. Ordu yalnızdır, Yunan ordusunun bundan haberi olmamalıdır. Trikupis, güneyin dağlarla çevrili olmasından saldıranların ancak küçük bir birlik olabileceğini, esas saldırının kuzeyden olacağını düşünür ve kuzeydeki ordularını kaydırmaz ancak çok büyük yanılmıştır. Mustafa Kemal, Trikupis’in düşüncelerini çok önceden anlamıştır. Yunan ordusu güneyde mağlup olurken o esnada Hacı Anesti Izmir’deki yatında keyif yapmakta, başkomutanlığın gerçek anlamını kavrayamayıp orduları yönettiğini sanmaktadır. Güneydeki yenilginin iki gün sonrasında vazifesinden ayrılıp Yunanistan’a kaçar. Trikupis durumun farkına varıp kuzeydeki birliklerini güneye kaydırma kararı alır ancak bunun için de çok geç kalınmıştır. Kuzeyde bulunan Yakup Şevket Paşa ve 2. Ordu hücuma geçer. Kuzeydeki Yunan askerlerin güneye kayması engellendiğinden Türk ordusu, Yunan ordu merkezine doğru ilerlemeye başlar, Çiğiltepe karşısındaki 57. Tümen haricinde .

Bütün tümenler geceleyin sabah taarruzu için hazırlık yaptılar. Bataryalar ileri yanaştırıldı. Bir gün önceki savaş sırasında taşlık arazide askerlerin çarıklanı parçalanmıştı. Çıplak ayak taarruz edeceklerdi. Albay Kemalettin Sami Bey, tümen komutanlarına dedi ki:

“Birlikleriniz imha derecesinde sarsılsa bile bugün hedeflerinizi zaptedeceksiniz.” “Başüstüne!” Albay İzzettin Bey de Tınaz Tepe’ye geldi. Yarma bölgesindeki iki tümen komutanıyla buluştu. “Bugün ne pahasına olursa olsun, cepheyi yaracağız.”

“Emredersiniz!”

Hepsinden önce en sağdaki Efe Kazım’in 8. Tümeni sabahı beklemeden harekete geçti. Saat 04.00’te ateş etmeden sessizce ilerledi, süngü hücumu ile ilk Yunan mevzilerine girdi. Bu kesimdeki savunma sisteminin kilit noktası olan Kurtkaya direnek merkezini 04.30’da ele geçirdi.

Albay Reşat Bey’in bıraktığı not …

Erkmen Tepesi saat 06.00’da düşürüldü. Düşmanın bu kesimde tutunması artık pek mümkün değildi. Soldaki Birinci Kolordu tümenleri de  birbirleriyle yarışmaktaydılar. Son tepeleri de alırlarsa cephe yarılmış olacak, Sincanli ovasına ineceklerdi. Engellenemez bir tutku ile ilerliyorlardı. Paşalar ve karargahları sabah erkenden Kocatepe’ye gelmişlerdi. Yunan savunma sisteminin adım adım çöküşünü seyrediyorlardı. Yalnız Çiğiltepe karşısındaki 57. Tümen bir türlü ilerleyememişti . Kuşatma kolu, ateş yememek için, hayli açıktan dolaşınca etkisiz kalmıştı. Mustafa Kemal Paşa bu tümenin komutanı Albay Reşat Beyi severdi. Emrinde çok başarılı hizmetler görmüştü. Teşvik etmek için telefon etti:

“Reşat Bey hala hedefinize ulaşamadınız.Bir sorun mu var?”

“Yarım saat sonra ulaşacağım efendim. Söz veriyorum.”

“Peki, size güveniyorum.”

Yarım saat dolalı hayli olmuştu. Çiğiltepe düşmemişti hala. Mustafa Kemla Paşa, Reşat Bey’le konuşmak istedi. Telefona Emir Subayı Üsteğmen Bozkurt Kaplangı çıktı.” Reşat Bey’i istemiştim.” Bozkurt zorlukla, “Reşat Bey az önce intihar etti efendim … ” dedi, ” … size bir açıklama bırakmış. Peki, okuyorum: Yarım saat içinde size o mevzii almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam.” Üsteğmen, Başkomutan’ın teselli edici sözlerini ağlayarak dinledi. (Turgut Özakman,Şu Çılgın Türkler)

Çiğiltepe, Reşat Bey’in intiharının 45 dakika sonrasında Yunan kuvvetlerinden temizlenir. Soyadı Kanunu’nun çıkması ardından Mustafa Kemal Atatürk tarafından Reşat Bey’in ailesine Çiğiltepe soyadı verilir.

“Subaylık, canını feda etmeyi mutlak göze almış olmak demektir. Bir subay, sanatı adına hayatına, varlığına hiç önem vermeyecektir. Subay, hayatın ve rahatın hiç düşünülmemesi gerektiğinde rahatını ve hayatını feda etmeyi şeref bilecektir. Namusun icap ettiği budur.”

(Mustafa Kemal Atatürk,Zabit ve Kumandan ile Hasb – i Hâl,syf . 21)

30 Ağustos sabahı topuyla, tüfeğiyle, süngüsüyle Türk ordusu taarruza kalkar. Güneş tüm kızıllığıyla zafer sabahını aydınlatmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, ilk defa sakinliğini kaybederek yakmış olduğu sigarasını bir kenara atar ve heyecanla siperlerin üzerine çıkar. Yaptığının ne kadar tehlikeli olduğuna dair söylemleri göz ardı eder ve zafer ışığıyla parlayan gözlerini Yunan cephesine dikerek Hacı Anesti’ye cevabını şimdi haykırır: “Hacı Anesti, Mağrur Kumandan, gel de ordularını kurtar!” İngilizlerin yaptıkları yardımlarla Yunanlıların kurdukları ve “Türkler burayı 6 ayda geçerse 6 günde geçtik desinler.” dedikleri o muazzam barikat, o tehlikeli mevzi 4 günde Türk askerleri tarafından yıkılıp geçilmiştir. 26 Ağustos günü başlayan taarruz, 30 Ağustos günü Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin zafere erişmiştir.

Etraf yığın yığın düşman cesetleriyle doludur. Senelerce savaş meydanında durmaktan, insanlığın en vahşi yanına tanık olmaktan kan tutan Mustafa Kemal bakışlarını etrafından çekip silah arkadaşlarına çevirir: ” Bu manzara insanlığı utandırabilir ama haklı vatan savunmamız için buna mecbur kaldık. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete kalkışmazlar” der. Lafının hemen ardından bakışları istemsizce tekrardan çevresine kayar. O esnada yerde gördüğü Yunan bayrağının kaldırılması için eliyle işaret eder. “Bir milletin bağımsızlık işaretidir. Düşman da olsa hürmet etmek gerekir.”

O esnada Yunan Komutan Trikupis kaçmaktadır. Türk ordusu, Yunan ordusunun kaçabilmesi için onu dört taraftan değil, üç taraftan sarmaktadır. Kalan tek yönde sadece Yunanlılar değil, Türk milletinin üstüne çöreklenmiş kara bulutlar da kaçmaktadır. Atının üstünde düşman askerlerin kaçışını izleyen Mustafa Kemal, askerlerine dönerek o tek yönü gösterir: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

Ezelden beri hür yaşamış, hür yaşayacak bir millet olarak özgürlük bizim tercihimiz değil, ancak ve ancak gerçekliğimizdir. Hangi çılgın bize zincir vurmaya kalkarsa sonunun ne olacağı ise açıktır. Türk yurdu kolay kazanılmamış, kolay kurtarılmamıştır. Vatan toprağının her bir karışı vatandaş kanıyla sulanmış, uğruna canlar alıp canlar verilmiştir. Kadının toplumda yeri yokken kadın kağnıyla batarya taşımış, yeri geldiğinde cephede birebir düşmanlarla çarpışmıştır. Belki de tek dertleri oynayacakları oyunlar, yapacakları afacanlıklar olan çocukların elleri silah tutmuştur. Taşıyla, kazmasıyla, küreğiyle, mücadelenin nasıl olduğu hiç fark etmeksizin var olmak için her şeyiyle mücadele etmiştir Anadolu halkı. Türk milleti zafer bizimdir demiş, sonunda o büyük zaferin sahibi olmuşlardır.

30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü’nün 100. yıldönümünü kutluyor; Daimi Başkomutan’ımız Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ü ve tüm silah arkadaşlarını saygıyla, tüm aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

Yazan: Özlem Bakar

Kaynakça:

Turgut Özakman,Şu Çılgın Türkler

Mustafa Kemal Atatürk, Zabit ve Kumandan ile Hasb-i Hâl, syf.21

İsmet Görgülü (1992), Büyük Taarruz, Ankara Genelkurmay Basımevi

Atatürkçülük ve İnkılap Tarihi Ders Notları

https://www.cnnturk.com

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.